8 Aralık 2017

İsrail Devleti'nin Kuruluşu Üzerine

Theodor Herzl. Bu isim ortadoğuda kurulacak bir İsrail Devleti rüyasını, rüya olmaktan çıkarıp realiteye dönüştüren kişidir. Siyonist Örgütü’nü kuran Herzl, dönemin büyük devletleri ile diplomatik ilişkilere başlar. 2.Abdülhamid’e 1896 yılında, Filistin’de bir yahudi devleti kurulması karşılığında Osmanlı’nın bütün borçlarını kapatmayı teklif eder. Ancak olumsuz ve sert bir yanıt alır. Bunun üzerine tekrar avrupaya döner ve kamuoyu çalışmalarına başlar.
İngiliz mandası altındaki Filistin’de bir yahudi yurdunun kurulması ile ilgili çalışmalar 19.yüzyılda başladı. Bu sebeple ilk toplantı 29 Ağustos 1897 yılında Basel’de yapıldı. O toplantıda Herzl, “Bugün burada Yahudi Devleti’ni kurdum. Eğer bunu şuan açıklarsam herkes beni alaya alır ancak beş, en fazla elli yıl sonra herkes bu gerçeği görecek.” demiştir. Herzl sistematik bir biçimde dönemin devletleriyle görüşmelere devam eder. Yahudileri başından def etmek isteyen Rusya bile ona destek verir. İngilizler Herzl’e Kıbrıs, Arjantin ya da Uganda’da bir devlet kurabileceklerini söyler. Herzl bu tekliflere sıcak baksa da, siyonistler içerisinden gelen Kudüssüz İsrail olmaz tepkileri üzerine bu teklifleri reddetmek durumunda kalır.


1917 yılında yayınlanan Balfour Deklarasyonu’nda, İngiltere, Filistin’de bir yahudi devleti kurulmasına açıkça izin verir ve bu konuda çalışmalara başlar. Tüm bu süreç içerisinde Filistin’e yahudi göçü hızla devam etmektedir. Deklarasyondan bir ay sonra İngilizler Kudüs’ü ele geçirdi. Bu siyonistleri aşırı derecede sevindirdi.

1920 yılında Milletler Cemiyeti Filistindeki İngiliz mandasını kabul ettiğini açıkladı. Bu açıkça 1917’de alınmış kararında desteklenmesi anlamına geliyordu. Bundan sonra daha şiddetli biçimde yahudilerin Filistin topraklarına göç etmeleri üzerine çalışıldı. Nazilerin etkisi ile büyük bir göç dalgası başladı ve Filistin’in demografik yapısı iyice değişmeye başladı. Yıl 1947’ye geldiğinde İngiltere meselenin çözümü iddiasıyla konuyu BM’ye taşıdı. BM’den çıkan sonuç Filistin’de Arap ve Yahudi olmak üzere iki devletin kurulması idi. Kudüs ise BM denetiminde olacaktı. 14 Mayıs 1948 yılında BM planı doğrultusunda David Ben Gurion tarafından İsrail Devleti’nin kuruluşu ilan edildi. Bu tarihten sonra günümüze kadar bir dizi Arap-İsrail Savaşı yaşandı ve İsrail hukuksuz bir biçimde 1948 sınırlarını ihlal ederek her geçen gün Filistin topraklarını, yahudi yerleşim yerleri vasıtasıyla İsrail topraklarına kattı.

10 Kasım 2017

Uygur Türkleri'nde Türeyiş Mitolojisi

Daha önce Göktürklerde türeme efsanesinden bahsetmiştim. Bu yazımda ise Türk milletinin büyük kollarından biri olan Uygurların türeme hikayesinden bahsedeceğim.
Efsane şöyledir;
"Tolga ve Selenga ırmaklarının birleştiği yerde, Kamlancu adlı bir bölge vardı. Bu bölgede iki tane ağaç yetişirdi. Birisi Farsların Naj dedikleri ağaca benzerdi. Meyvesi tıpkı çam fıstığına benziyordu. Diğerinin adı ise Tur'du. Bir gün bu iki ağacın arasına bir ışık indi. İki yandaki dağlar büyüyüp yükselmeye başladılar. Bunu göre halk çok şaşırdı ve oraya doğru yaklaşmaya başladılar. Yaklaştıkça kulaklarına çok güzel bir müzik sesi gelmeye başladı. Artık her gece buraya bir ışık indi ve etrafında otuz tane şimşek çaktı. Bir gün burada, birbirlerinden ayrı uzaklıklarda kurulmuş beş ayrı çadır gördüler. Her bir çadırda bir çocuk vardı. Çocukların karşısında ise onları doyuran, içleri süt dolu emzikler asılıydı. Çadırların tabanları ise gümüş ile döşenmişti.
Tüm boylardan insanlar bu manzarayı görmek için geldiler. Daha sonra çocukları alıp dışarı çıkardılar. Süt annelere ve dadılara verdiler. Çocuklar büyüyüp serpilince Uygurlara anne ve babalarının kim olduklarını sordular. Uygurlarda çocuklara o iki ağacı gösterdi. Çocuklar diz çöküp ağaçlara saygı gösterisinde bulundular. Ağaçlarda dile gelip : "İyi çocuklar anne ve babalarına işte böyle saygı gösterirler. Ömrünüz uzun, adınız namlı, şöhretiniz devamlı olsun. " dediler. Tüm bölge insanları onlara saygı gösterdiler ve her birine bir ad koydular. Birincisi Sonkur Tekin oldu, ikincisi Kotur Tekin, üçüncüsü Tükel Tekin, dördüncüsü Or Tekin, beşincisi ise Bökü Tekin oldu. Çocukların doğumundaki mucizeye şahit olanlar, bunların Tanrı tarafından gönderildiğine hükmedip, başlarına hükümdar yapmak istediler. Onlar içinden Bökü Tekin, tüm özellikleri ile göz dolduruyordu ve onu başlarına hükümdar seçtiler. O Uygurları adaletle yönetti, memleket zenginleşti, millet çoğaldı."
NOT : Türklerde Kurt, Ağaç ve Işık üçlemesi türeme hikayelerinde önemli yer tutar. Bu efsanede Türklerde Ağaç Kültü'nün ve ağacın doğurması hikayesinin önemli bir yer tuttuğunu görüyoruz. Ayrıca ışıkta önemli bir görev üstlenmiştir. Göktürklerde ana unsur kurt iken, Uygurlarda ağaç ve ışıktır. Gelecek yazılarda görüşmek dileği ile.

16 Ekim 2017

Türkiye'nin Dünya Kupası Serüveni


6 Ekim 2017. İzlanda Milli Takımına 3-0 yenilen Türkiye, 2018 Dünya Kupası hayallerine veda ediyor. Peki Türkiye'nin Dünya Kupası macerası nasıl bir geçmişe sahip ve tarihi nedir?
İlk olarak 1950 yılında Dünya Kupasına katılma şansına erişiyoruz. Avusturya'ya 2 kez yeniliyoruz ama, Avusturya kupaya katılmaktan vazgeçiyor, onların yerine biz gideceğiz. FİFA bize rakip olarak Suriye'yi seçiyor. 7-0 yenmemize rağmen Dünya Kupası çok masraflı olur gerekçesi ile Brezilya'da yapılan 1950 Dünya Kupasına gitmiyoruz.
1954 senesi. Bu sefer kupa İsviçre'de düzenleniyor. Bu seferkine katılıyoruz. Elemelerde İspanya'ya 4-1 yeniliyoruz, ikinci maçı ise 1-0 kazanıyoruz. O zamanki kurallara göre tarafsız sahada yapılan (Roma'da) üçüncü maçta 2-2 berabere kalınca iş kura çekimine kalıyor ve kuradan biz seçilerek kupaya gidiyoruz. Almanya'ya 4-1 yeniliyoruz, Güney Kore'yi 7-0 yeniyoruz. Almanya ile ikinci bir maç daha yapıyor ve 7-2 yenilerek 1954 Dünya Kupasına veda ediyoruz.
1958 Dünya Kupasında FİFA bizi Asya elemelerine katmak istiyor, bizde bu durumu protesto ederek 1958 kupasına katılmıyoruz.
1966,1970,1974,1978,1982,1986 yıllarında elemeleri geçemeyerek Dünya Kupasına katılamıyoruz. 1990'da grup 3.sü olarak yine katılamadı. 1994 ve 1998 elemelerini de geçemedi.
2002'de Play-offta Avusturyayı geçiyoruz ve Dünya Kupası biletini alıyoruz. Brezilyaya 2-1 yeniliyor, Kosta Rika ile 1-1 berabere kalıyor, Çin'i ise 3-0 yenerek averajla gruptan çıkıyoruz. İkinci turda Japonya'yı 1-0 yenip, çeyrek finalde Senegal'e İlhan Mansız'ın altın golü ile 1 tane sallayıp yarı finale çıkıyoruz. Yarı finalde Brezilya'ya 1-0 mağlup olup, üçüncülük maçında Güney Kore'yi 3-2 yenerek Dünya üçüncüsü oluyoruz. Ve günümüze kadar bir daha da Dünya Kupasına katılamıyoruz.

6 Ekim 2017

Halk İçin Bilim : Karadelikler

Formüllere, bilimsel terimlere boğulmadan, anlaşılır bir dil ile bilimsel konular hakkında yazılar yazacağım “halk için bilim” serisinin ilk postunu karadelikler konusu ile başlatıyorum. Bilimsel meseleler konu olunca en büyük sorunlardan birisi, yazılmış yazıların, makalelerin içeriğindeki bilimsel terimler, formüller vs.dir. Böyle olunca konunun “halk” tabakası için anlaşılmaz olması sorunu ortaya çıkmaktadır. Bu sebeple, bu meselelerin en anlaşılır ve sade bir biçimde anlatılarak halka yansıtılması taraftarıyım. Formüller, matematiksel hesaplar bilim insanlarının işi. Fakat bilgi herkes içindir. Bu sebeple içerisinde formüllerin, bilimsel terimlerin, matematiksel hesaplamaların olduğu konuları sadeleştirerek vatandaşın anlayacağı şekilde anlatmayı kendime bir borç biliyorum.
Yıldızlar doğar,büyür ve ölürler. Fakat bu yaşam sürecinin her yıldız için farklı bir gidişatı vardır. Bu gidişatı belirleyen ise yıldızın kütlesinin ne kadar büyük olduğudur.
Ömrünü olduran yıldızlara evrenin biçtiği 3 ölüm şekli mevcut. Ya bir süpernova patlaması ile parçalanarak maddesini uzaya saçar, ya bir pulsara dönüşür ya da bir karadelik olur. Süpernova patlaması ve pulsara dönüşme ayrı bir yazının konusu. Biz gelelim karadelik oluşumuna ve karadeliğin ne olduğuna.
Ömrünü dolduran yıldız çok fazla genişler ve artık kendi bedenini bir arada tutamayacak hale gelir. Bu noktada, merkezdeki çekim kuvvetinin yıldızı baskılıyamadığı durumlarda süpernova patlaması olur ve yıldız saçılır. Ancak merkezdeki çekim kuvveti çok fazla ise yıldız daha fazla genişleyemez, parçalanamaz ve bir nevi kendinden kaçamaz hale gelir. Burası önemli. Merkezdeki çekim kuvveti çok güçlüdür ve yıldız dağılamaz ve bir anda kendi içerisine doğru çökmeye başlar. Yıldızın tüm kütlesi, tüm varlığı merkeze doğru içeri çöker ve çok küçük, minik bir alanda bir araya toplanır. İşte bu minik, küçük alanda o kadar fazla madde ve kütle birikmiştir ki, etrafındaki tüm maddeyi, yüksek çekim gücü ile kendine çekmeye başlar. O artık bir bebek karadeliktir.
Peki niçin karadelik deniliyor? Bunun sebebi görünmez olmaları. Aslında kara bir renktir ve görülebilir bir yerde. Karadelik adlandırmasının bu olguyu açıklayamadığını düşünüyorum. Görünmezdelik demek daha doğru olabilir, ama biz yine bilimsel literatürden şaşmayalım. Evet bu delik görünmezdir. Niçin kara denir? Çünkü o kadar yüksek çekim kuvveti vardır ki, ışık bile ondan kaçamaz. Işığı bile içine çeker. Işık olmayan yerde de görüntü oluşmaz haliyle. Bu sebeple kara denir. Karadelikleri, bilim insanları sadece etraflarına yaptıkları etkiler ile tespit edebiliyorlar. Bir karadeliği gören ya da fotoğraflayan yok. Peki neden delik? O kadar yüksek kütlelidirler ki, uzayı içeri doğru bükerler ve sanki bir delik oluştururlar. Ve ışık dahil her türlü “şey” bu delik içerisine düşer ve karadeliğin kütlesine kütle katarak onun daha da güçlenip büyümesini sağlarlar.
Halk için bilim serisi yeni ve eğlenceli bilimsel konular ile devam edecek..
Not : Karadelikler ile ilgili bilim sanatçılarının çizdiği çok fazla resim var. İnternette bulabilirsiniz. Fakat gerçekten neye benzediklerini bilmediğimiz için, karadelikler hakkında çizilmiş her resmin, hayal gücümüzü törpüleyeceğini düşünüyorum. Bu sebeple yazıya fotoğraf koymadım. Onların neye benzediğini, yazımı iyice hazmederek okuyup, siz hayal edin.

Göktürklerin Türeyiş Destanı



İddia ediyorum ki, mitolojik malzeme açısından en zengin toplum, en azından toplumlardan biri, Türklerdir. Sadece türeme, çoğalma, peyda olma hakkında her Türk boyunun kendine ait destanları bile onlarcadır. Bugünkü yazımda sizlere Göktürk Türeyiş Destanı’ndan bahsedeceğim. Göktürklerde türeme ve çoğalma başlangıçta nasıl gerçekleşti? Bu türemenin mitolojik anlatımı dilden dile, nesilden nesile Göktürklerde nasıl aktarıldı?

Göktürk ulusunu ve devletini simgeleyen bozkurt başlı bayrak (kaynak:wikipedia)
Efsanemiz şöyledir ;
Göktürkler tarihin bir döneminde, (masalsı anlatımla evvel zaman içinde kalbur saman içinde) Lin adlı memlekette yaşayan bir halk tarafından öldürüldüler. Bu soykırımdan yalnızca on yaşında bir erkek çocuğu kurtuldu. Lin ülkesi askerleri, çocuk çok küçük olduğu için onu sağ bıraktılar. Fakat ayaklarını kestiler ve yaralı halde bir bataklıkta terkettiler.
Daha sonra çocuğun yanına dişi bir kurt yanaştı. Ona et verdi, besledi, yanına aldı ve büyüttü. Çocuk büyüyünce dişi kurt ile çiftleşti. Kurt bu Göktürk erkeğinden hamile kaldı. Linli kral bu çocuğun ölmediğini, büyüdüğünü öğrendi ve askerlerini onu öldürmesi için gönderdi. Askerler kurt ve çocuğu buldular. Kurt kaçarak kurtuldu. Çocuğa ne olduğu efsanede belirsiz.
Daha sonra kurt bir mağaraya sığındı. Burada on tane erkek evlat dünyaya getirdi. Bu on erkek çocuk büyüdüler ve dışarıdan kızlar alarak evlendiler. Her çiftten bir Türk soyu peyda oldu. Göktürklerde bu soylardan biri olan Aşina soyundan gelmektedir. Sonra bunlar iyice çoğaldılar ve binlerce insan oldular. Ve vakti gelince mağaradan çıkarak Altay Dağları civarına yerleşip, Juan-Juan isimli topluluğun devletine tabii oldular.
Göktürk Türeyiş Destanı bu şekilde anlatılır. Diğer yazılarda görüşmek dileği ile..

Timur, Nasıl Timur Oldu?

Timur-i Lang, Timurlenk, Emir Timur, Aksak Timur.. Namağlup komutan, asker, yönetici, devlet adamı, imparator..


Timur İmparatorluğunun siyasi tarihi daha sonra incelenecektir. Takipte kalmanız yeterli. Bu yazımda Timur nasıl Timur oldu onu irdeleyeceğim. Yani Timur nasıl başa geçti, kendi ismi ile anılan devleti nasıl kurdu? Timur Devleti’nin siyasi tarihini incelemeden önce kurucusunun, devleti kurana kadar ki yaşamını irdelemek ve incelemek, giriş mahiyetinde önemlidir diye düşünüyorum.

Timur’un yaşamını irdelemeye, içinde doğup büyüdüğü Çağatay halkını incelemek ile başlamalıyız. Çağatay halkı, Cengiz’in büyük imparatorluğunun ardılı devletlerden olan Çağatay Devleti’ni oluşturan halk kitleleridir. Bu topluluk, Türk ve Moğol aşiretlerinden oluşur ve zaman zaman bir araya gelerek konfederasyonlar oluştururlar ve Çağatay topraklarını yönetirler, kimi zaman ise kendi aşiretlerinin menfaatini gözetmek sureti ile birbirleri ile dalaşıp dururlardı. Çağatay ulusu bugünkü Afganistan’ın kuzeyi ile, Doğu Türkistan, Özbekistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Güney Kazakistan’da otururdu. Bu bölge dediğimiz gibi çoğunluğu Türk ve Moğol olan aşiretlerden meydana gelmekteydi.

Timur iktidara gelmeden önce Çağatay topraklarında karışıklıklar hüküm sürüyordu. Aşiretler birbirleri üzerinde hakimiyet kurma derdindeydiler. Bu sebeple sık sık çatışmalar çıkıyordu. Karavanas aşireti reisi Kazakhan, topluluğa hükmeden Kazan Han’ı öldürüp Çağatay halkının başına geçmişti. Karavanas aşireti, Arlat, Apardi ve Hatlan aşiretleri ile birlikte güneydeki aşiretler grubunu oluşturuyordu. Daha ufak aşiretlerde bulunmakla beraber adları tarihi kayıtlarda pek geçmez. Kuzey grubu ise Yesuriler, Barlaslar ve Celayirliler isminde büyük aşiretler başta olmak üzere yine irili ufaklı bir çok aşiretten meydana geliyordu. Cengiz İmparatorluğu ardılı olan Çağatay Hanlığının yıkılıp başa Kazakhan’ın geçmesi ile Timur başa gelene kadar iktidar güneylilerde kaldı. Timur ise kuzeyli Barlas aşiretine mensup idi. Çağatay Hanlığı’nın yıkılması ile iktidara Kazakhan’ın geçtiğini söylemiştik. Burada bir devlet söz konusu değildir. Başa geçme hususu, aşiretleri bir araya toplayıp onları yönetmek ve bir aşiretler konfederasyonu oluşturmak şeklinde oluyordu. Kazakhan, Karavanasların eski emiri Borolday’ın oğlu tarafından 1358 yılında öldürüldü. Sonrasında ise Timur’un devleti kurduğu 1370 senesine kadar iktidar kavgalarıyla geçti. Bu kavganın taraflarından biri ise Timurdu.
Timur Devleti Bayrağı

Timur ilk önceleri Moğol Han’ın desteği ile kendi aşiretinin başına geçti. Ancak gözü yükseklerdeydi. Kendi aşiretinin başında durmakla kalmadı. Tüm Çağatay Ulusu’nun hükümranlığını eline geçirmek emellerindeydi. Bu sebeple ilk olarak diğer aşiretler üzerine seferler düzenledi ve yavaş yavaş onları kontrolü altına almaya başladı. En büyük mücadeleyi kendi aşireti Barlaslar gibi büyük ve güçlü bir aşiret olan Karavanas aşireti reisi Emir Hüseyin ile verdi. Emir Hüseyin’de Timur gibi tüm bölge iktidarını ele geçirme derdindeydi. İlk etapta beraber hareket edip bir çok aşireti kontrol altına alsalar da iktidar hırsı aralarını açtı. Bir dizi çatışmadan sonra Timur, Emir Hüseyin’i öldürdü. Daha sonra aşiretleri bir araya toplama işine devam etti. Çağatay ulusunu oluşturan aşiretleri bir araya topladıktan sonra, Semerkand’ı başkent yaparak, 9 Nisan 1370 günü emirliğini ilan etti ve Timur Devleti’ni kurdu. Timur’un iktidara yükselişinin hikayesi bu şekildedir.
Timur Devleti Toprakları
Not : Konuyu mümkün olduğunca sade ele almaya çalıştım. Çok fazla aşiret ve şahıs ismi olduğundan, kafanızı karıştırmadan anlaşılır bir şekilde konuyu özetledim. Daha geniş bilgi isteyenler Beatrice Forbes Manz’in Timurlenk kitabını okuyabilirler.


Tarih Öncesi Çağların/Dönemlerin Sadeleştirilmiş Açıklamaları

Tarihi dönem ve çağ adları kafa karıştırıcı olabiliyor. Özellikle eski çağlara ait konularda hazırlanmış bir metin okurken bu sorunla karşılaşabiliyoruz. Bu sebeple size kendi sade kelimelerim ile bir sözlük hazırladım. Keyifli öğrenmeler :)
Paleolitik Çağ/Dönem : Türkçesi Eski Taş Çağı anlamına gelen bu dönem, M.Ö 2.000.000 ile 10.000 yılları arasını kapsar. Bu insanlık tarihinin yüzde 99 gibi bir yüzdesine karşılık gelir. Bu dönemdeki el aletlerinin tamamı taştan yapılmıştır. Havyan avlarlar, ayrıca meyve, bitki ve bitki kökleri toplayarak beslenirler. Bu besinleri taş aletler ile parçalar, keser, koparır ve tüketirler. Mağaralarda ve korunaklı kaya barınaklarda yaşarlar.
Mezolitik Çağ/Dönem : Türkçe adıyla Orta Taş Devri. Paleolitik ile Neolitik arası bir dönemi kapsar. M.Ö 22.000 ile 10.000 yılları arasıdır. Köpek evcilleştirilmiştir. İlk mağara resim sanatı görülür. Taştan aletler Paleolitik döneme göre daha çeşitlenmiştir.
Neolitik Çağ/Dönem : Türkçe adıyla Cilalı Taş Çağı. M.Ö 10.000 - 5.000 arasıdır. Taşlara cilalanarak şekil verilmeye başlanır. Daha sert ve düzgün taş aletler yapılır. Kil pişirilmesi ile seramik kültürü ortaya çıkmıştır. Tarım başlamıştır ve ilk yerleşim yerleri kurulmuştur. Domuz, sığır, at, tavuk, deve vs. evcilleştirilir. Takas usulü ile ticaret başlar.
Kalkolitik Çağ/Dönem : Türkçesi Bakır Çağı olan bu dönem, M.Ö 5.000 - 3.000 yılları arasını kapsar. Taş aletlerin yanı sıra bakırda kullanılmaya başlanmıştır. Bakırdan aletler gözlenir. Planlı kerpiç yapılar yapılmaya başlar. Çanak çömlekler boyanır ve farklı biçimlerde üretilir.
Tunç/Bronz Çağı/Dönemi : Bu dönem M.Ö 3.000 ile 1.000 arasını kapsar. Kalay ve bakır karışımından elde edilen tunç hammaddesi ile aletler yapılır. Aynı zamanda tunçtan heykeller yapılır eserler verilir.
Demir Çağı/Dönemi : M.Ö 1800 ile 1200 arasındaki dönemi kapsar. Adından da belli olduğu üzere, her türlü alet edevat ve silah yapımında demir madeninden yararlanılmaya başlanılan dönemdir. Yazının ortaya çıkışı ve halklar tarafından kullanılışı ile son bulur ve tarihi çağlara geçilir.
Tarihi Çağlar : Yazının icadı ve Ortadoğu/Avrupa istikametinde yayılması ile birlikte yazılı tarihi çağlar başlamış ve madde isimleri ile adlandırılan Tarih Öncesi Çağlar son bulmuştur.
Not : Yazı tamamen şahsi bilgilerimden derlenmiştir.

Arakan Olayları ve Tarihi Üzerine

Etnik, Dini ve Coğrafi Yapı
Son günlerde Türkiye ve dünya medyasında genişçe yer bulan Arakan bölgesi ve oradaki olaylar üzerine bir yazı yazmayı gerekli görüyorum. Basında sadece gerçekleşen olayların aktarıldığı, daha fazla bilginin ise piyasada bulunamadığı bu yeni gündem konusunu irdelemek okuyuculara hem bilgi, hemde güncel mevzuların daha sağlıklı takibi açısından katkı sağlayacaktır.
Myanmar, eski adı ile Burma ülkesi birçok etnik kimlikten meydana gelmiş bir ülkedir. 9 büyük etnik gruptan oluşmaktadır. Burmanlar, Şanlar, Kaçinler, Kayahlar, Monlar, Çinliler, Rakhinler ve konumuz olan Rohingyalar. Arakan bölgesindeki olaylarda baskı ve zulme maruz kalan grup işte Rohingya isimli etnik gruptur. Ve diğer ikinci önemli etnik grup ise, Rohingyalar ile çatışma halinde olan bir başka Arakan Bölgesi menşeili Rakhinlerdir. Rakhinlere, Magh’da denmektedir. Rakhinler Arakan bölgesinde yaşayan Budistlerdir. Arakan Bölgesi özelinde gerçekleşen asıl çatışmalı ortam, tarihten beri Rakhinler ile Rohingyalar arasında süregelmektedir.
Arakan bölgesinin etnik menşe(köken) konusu tarihçiler arasında ayrımlara neden olmuştur. Fakat bu ayrım genel olarak Myanmarlı tarihçilerin, olaya etnik, dini, milli duyguları katması ile gerçekleşebiliyor. Ben Arakan’dan çok uzaklarda, bu tartışmalardan ırak, orjinal bilgiyi saklandığı yerden bulup çıkararak size ulaştırmayı amaç ediniyorum. Arakan bölgesinde yaşayan iki büyük etnik grup, yani Rohingyalar ve Rakhinler, esasen Aryan ulusuna, yani Hint kökenli bir etnisiteye mensuplardır. Myanmar’ın diğer etnik unsurlarından ayrılan yönleri budur. Bunun en temel sebebi ise, Arakan bölgesinin aslen coğrafi olarak, Hindistan ana karasına ve Bengal bölgesine bağlı olmasıdır. Kısaca Arakan bölgesinde yaşayan insanlar, oraya Hindistan üzerinden göç etmiş Aryan milletine mensuplar denebilir. Aryan derken burada Hind-İran menşeili tabirinde söylenen tarihsel etnik adlandırmayı kullandığımı ilave etmem gerekiyor.


Arakan’ın esas Myanmar ülkesinden ayrılması coğrafi olarak dağlar ile çevrili bir halde doğu Bengal sahillerinde bulunmasından ileri gelir. Kuzeybatı’da Bangladeş, Kuzey’de Hindistan, Doğu’da Myanmar, Batı ve Güney’de ise Hint okyanusu ile çevrilidir. Arakanlı müslümanlar(Rohingyalar) bölgenin kuzeyinde daha yoğun bulunurlar. En büyük şehir ise Akyab’dır.

Arakan etimolojik(kelime kökeni) olarak Arapça ve Farsça kökenlidir. İki dilde de aynı anlamı ifade eder. “Temel direk” anlamına gelen, “rükn” kelimesinin çoğulu olan “arkan”dan değişim geçirerek Arakan halini almıştır. İsimlendirmenin bölgenin Araplar tarafından 1430’daki fethinden sonra ortaya çıktığını kabul etmemiz gerekir. Farsça, Arakan bölgesinde hakimiyet kurmuş olan Bengal sultanları tarafından yüzyıllarca saray dili olarak kullanılmıştır. Sultan Bahadır Şah tarafından basılan sikkenin arka yüzünde Arakan yazmaktadır. Bölgenin müslümanlar gelmeden önceki adı ise Rohang’dır.
Arakan’ın yerli nüfusunun iki etnik gruptan meydana geldiğini söylemiştik. Bunlardan müslüman olan Rohingyalar, Rohang sözcüğünün bozulmuş bir versiyonu ile adlandırılmışlardır. Yaşamlarında İslam ve Arap tarzı hakim vaziyettedir. Öz kimlik ve gelenek göreneklerini yüzyıllar içerisinde kaybetmişlerdir. Bengalce, Farsça, Arapça ve yerel Arakanca dillerinin karışımı olan bir dil konuşmaktadırlar. Bölgede ikinci etnik grup olan Rakhinler(Maghlar) ise Budizm dinine mensupturlar. Magh kelimesinin kökeni Bengalce’dir. Dini ve kültürel farklılık dışında, Rohingyalardan fiziki olarak fark görülmez. Rakhinler, Burmaca’nın bir lehçesi olan yerel Arakanca dilini konuşurlar ve yüksek düzeyde Budizm etkisinde yaşantı sürerler.
Erken Dönem Tarihi ve Bölgenin Müslümanlarca Ele Geçirilişi
Önceki bölümde Arakan bölgesinin genel hatlarıyla etnik, dini ve coğrafi kimliğine değinmiştik. Bu bölümde ise erken dönem tarihi ve bölgenin müslümanlar tarafından ele geçirilişini inceleyeceğiz.
Eldeki tüm kaynaklar Arakan’ın ilk zamanlar bir Hint toprağı olduğunu söylemektedir. Arakan yerleşiklerinin fiziki görünüşünde dahi, topluluğun Hint kökenli bir ulus olduğu anlaşılmaktadır. Altta Hint,Arakan ve Myanmar’ın asli unsuru ve %68’ini oluşturan Burmanlar’ın fotoğraflarını koydum. Hintler ile Arakanlıların benzerliklerini ve Burmanlardan ne kadar farklı olduklarını görebilirsiniz.

Arakan’da bilinen ilk kurulu devlet M.S 1.yüzyılda bölgede hüküm sürmüş Dhannavati Krallığı’dır. Bölgede o dönemlerden M.S 5.yüzyıla kadar bir çok Hindu tapınağı kuruldu. Budizm’in bölgeye gelişi de Dhannavati Kralı Çandra Suriya zamanında olmuştur. M.S 630 yılında bölgeyi ziyaret eden Çinli gezgin Hien Tsang’ın anılarında anlattığına göre, bölgede hüküm süren din, Hindu ile Budist ögelerin bir sentezinden oluşuyordu.
Dhannavati Krallığı’nın nasıl yıkıldığı bilinmiyor. Bölge tarihi hakkında kaynaklar pek kısıtlı. Dhannavatilerden sonra, M.S 788-957 yılları arasında bölgede, Vesali Krallığı hüküm sürüyor. Fakat Vesali’yi kuranlarda Dhannavati’yi yöneten Çandra hanedanına mensup unsurlardır. 788 ve 957 yılları arasında art arda 9 kral ülkeyi yönetmiştir. Vesali Krallığı’nın arta kalanları üzerinde yapılan arkeolojik ve tarihi incelemelerde gösteriyor ki, bu krallıkta, öncesi gibi Hindu-Budist sentezli bir dini motife sahipti. Ayrıca bir tantrik heykelde bulunmuştur.
Arakan’a İslam dini, Arap deniz tüccarları vasıtası ile ulaşmıştır. Arap tüccarlarının peygamberin ölümünden 100 yıl sonra, Güneydoğu, doğu ve uzakdoğu ile ticari ilişkileri başladı. Arap tüccarlar beraberlerinde halka tebliğde bulunacak dervişleri de getirmekteydiler. Bu kişiler halk arasında insanları İslam dinine davet ediyorlardı. Bölgede hoş karşılandılar ve kimse onları engellemedi.
Ticaretin yanında dini alışveriş ile de bölge kültürü yavaş yavaş İslami motiflere bürünmeye başlıyordu. Arap tüccarların o dönemde, günümüz Malezya, Endonezya, Tayland, Filipinler, Burma gibi ülkelerin yanı sıra Arakan bölgesine de girişimleri çoktu. O günlerin tebliğ faaliyetleri sonucu ortaya çıkmış müslüman toplumların günümüzde hala süregelen sorunları bulunmaktadır. Tayland’daki Pattani, Filipinlerdeki Mindanao, Myanmardaki Arakan bölgesi sorunları gibi. Velhasıl kelam tebliğ faaliyetleri sonucu islamlaşmaya başlamış olan Arakan bölgesi tam olarak M.S 1430 tarihinde müslümanlarca ele geçirildi.
1404 yılında hasımlarınca tahttan indirilen Arakan kralı Narameikla Bengale kaçtı. Burada müslüman oldu ve Süleyman Şah ismini aldı. Kralın İslamı kabulü üzerine Bengal Sultanı Celaleddin Muhammed Şah, 50.000 kişilik bir ordu ile Arakan üzerine, Süleyman Şahı tekrar Arakan kralı yapmak için yürüdü. Sonuç olarak Süleyman Şah(Narameikla) Arakan tahtına tekrar, hemde bir müslüman olarak oturmuş oldu. Arakanlıların 1430-1531 tarihi arasında 11 sultanı oldu. Bu sultanlar Bengal Sultanlığına vergi verdiler ve onlardan din, siyaset ve ilim öğrendiler.
Arakan’da İslami Yönetimler, Sömürgeciler ve Arakan Devleti’nin Yıkılışı
Arakan’ın İslam Devleti oluşunun 1430 yılı ile başlamış olduğunu önceki bölümde belirtmiştik. Arakan’a İslami yönetimi getiren Bengal Sultanlığı olmuştur. Arakan’dan daha önceleri Hindistan ve Bengal bölgesi müslümanlaşmıştı. Bunu sağlayan ise önceleri kurulmuş olan Gazneliler, Moğollar, Çağataylılar, Timurlular gibi devletler ve müslümanların bölgeye yaptığı akınlardı. Daha sonra ise İslami yönetim sistemi Bengal aracılığı ile Arakan bölgesinde tamamlanmış oldu. Arakan halkının zaten yüzyıllardır müslümanlaştığını ve İslami yönetime hazır vaziyette olduklarını biliyoruz.
Arakan’ın 1430-1531 yılları arasında 11 sultanı olduğunu belirtmiştik. Bunların isimleri(müslümanlaşmış) ve iktidar yıllarını yazalım.
Süleyman Şah / 1430-1434
Ali Han / 1434-1459
Kalima Şah / 1459-1482
Matu Şah / 1482-1492
Muhammed Şah / 1492-1493
Nuri Şah / 1493-1494
Şeyh Modullah Şah / 1494-1501
İli Şah / 1501-1523
İlyas Şah / 1523-1525
Celal Şah / 1525
Ali Şah / 1525-1531
Sizleri detaylara boğmadan hap bilgiler vererek yazıma devam etmek istiyorum. Bu 11 sultan döneminde Arakan ile Bengal arasında sürekli çatışmalar gerçekleşti. Genelde Bengalin Çittagong bölgesinin kontrolü için gerçekleşen çatışmalarda taraflar kimi zaman birbirlerine üstünlük sağlayabildiler. Arakan bir müddet Çittagong’u kontrolünde tutmuştur. Arakan’ın bahsettiğimiz 11 sultanından sonra, Arakan’ı bir devlet olmaktan, imparatorluğa taşıyan isim Zabuk Şah olmuştur. Kendisi Arakan’ı 1531 ile 1553 yılları arasında yönetmiş, bu dönemde Arakan en parlak dönemini yaşamıştır. Onun döneminde Arakan halkı islami ilimlerde epey mesafe katetti ve İslami ilimler Arakan’da tamamen yaygınlaştı. Halkın İslami ilimlerdeki eğitimine çok önem verildi. İlk sömürgecilerde bu dönemlerde bölgeye geldiler. Portekizlilerin Arakan’a gelişi ile Zabuk Şah ile Portekizli sömürgeciler arasında karşılıklı iş birliği oluştu. Zabuk Şah onlara askeri eğitimleri için arazi ve ticaret için imtiyazlar sağladı. 1554 yılında Zabuk Şah’ın vefatı ile Arakan sallantılı bir döneme girdi. Bengal Sultanlığı bundan faydalanarak önce Çittagong’u ele geçirdi, ardından Arakan içlerine girmeye başladı. Bengal Sultanı Şemseddin Ebu Muzaffer Muhammed Şah, ordusuna Arakan’ı işgal emri verdi. Arakan’daki zaferini somutlaştırmak isteyen Şemseddin Şah, 1555 yılında bölgede kendi adına para bastırdı.
Sallantılı geçen 20 yılın ardından Arakan tahtına Zabuk Şah’ın oğlu İskender Şah geçti. 1582 yılında Çittagong tekrar Arakan idaresine girdi. İskender Şah döneminde Portekizliler ile Arakanlılar arasında çatışmalar oldu. Fazla imtiyaz isteyen Portekizliler İskender Şah’a karşı silaha sarıldılar ve 1590 yılında Çittagong’u kuşattılar fakat olay bir anlaşma ile çözüme kavuşturuldu.
İskender Şah ölünce yerine oğlu Salim Şah(1593-1612) geçti. Onun döneminde Arakan en geniş sınırlara ve güce ulaştı. Bunun sebebi ise Portekizlilere verilen imtiyazlar karşılığında onların teknolojik,askeri ve silahlı gücünden faydalanılması idi. Salim Şah döneminde Arakanlılar Burmanların saldırılarını püskürtmekle kalmamış, Burma ülkesinin de bir bölümünü ellerine geçirmişlerdi. Fakat bir süre sonra Portekizliler ile Arakanlıların arası tekrar bozuldu ve Portekizliler bazı bölgeleri ele geçirdi. Arakan ile Portekiz arasında çatışmalı bir dönem daha başlamış oldu.
Salim Şah’tan sonra yerine büyük oğlu Hüseyin Şah başa geçti. Hüseyin Şah döneminde bir Türk-Moğol devleti olan Babür İmparatorluğu’nun Bengal üzerindeki etkisi hissedilmeye başladı. Bu hem Hüseyin Şahı hem de Portekizlileri tedirgin ediyordu. Hüseyin Şah ve Portekizli Gonzales arasında varılan ittifak ile Arakan kuvvetleri ve Portekiz kuvvetleri, beraberlerinde 700 kadar fil ile Babür Sultanı Abdülvahid’e savaş açtılar. Abdülvahid Bengal dolaylarından geri çekildi fakat Portekiz ile Arakan kuvvetlerinin ayrılmasından istifade ederek geri döndü ve Arakan ordusunu yağmaladı. Daha sonraları Hüseyin Şah gerçek bir Babür saldırısına karşı hazırlıklara başladı. Babürlülerin denizden hücum olasılığına karşı bazı Arakan sahilleri Portekizlilere bıraktı. Hüseyin Şah’tan sonra 1622 yılında tahta oğlı 2.Salim Şah geçti. Onun döneminde Portekizli sömürgeciler ile Arakanlılar arasındaki işbirlikleri devam edegeldi. Yerel halkın Portekizlilere verilen imtiyazlar sebebi ile yönetime ayaklanmaları olsa da bunlar bastırıldı. Ayrıca Portekizlilerin yerel halktan köleler almaları ve bunları hristiyanlaştırmaya çalışmaları da bu isyanlara sebebiyet vermiştir. 2.Salim Şah’ın 1638 yılındaki ölümünden sonra Arakan’ın altın çağı sona ermiş ve gerileme dönemi başlamıştır.
Salim Şah’tan sonra yerine oğlu Meng Sani başa geçti ancak dul kalmış kraliçenin sevgilisi tarafından öldürüldü. Meng Sani’yi öldüren ve budist olan Narapati adlı bu kişi tahtı gasp ederek Arakan kralı oldu. Onun döneminde pek bir olay yaşanmamıştır. Ondan sonra yerine yeğeni Tadomintra geçti. Bu dönemde Arakan halkı zor günler yaşadı. Arakan’ın Babürlüler tarafından işgali korkusu ile Portekizliler ile işbirliğine gidildi. 1652’de Tadomintra’nın yerine oğlu Sanda Tudamma tahta geçti. Onun döneminde Hollandalı sömürgeciler Arakan’da fabrika kurdular.
Babür İmparatoru Şah Cihan vefat edince oğulları arasında taht kavgaları çıktı. Onun 4 oğlu, Dara Şaykho, Şuca, Aurangzeb ve Murattı. Aurangzeb kardeşlerini yenerek tahta çıktı ve Şuca kaçarak 1660’ta Arakan Krallığı’na sığındı. Arakan kralı Şah Şuca’yı Mekke’ye göndereceğine dair söz verdi ancak sözünü tutmadı. Hatta Şuca’nın kızı ile zorla evlenip tüm mallarına el koydu. Şah Şuca ise müslüman tebaadan destek alarak bir darbe girişiminde bulundu ancak yakalandı ve tüm ailesiyle birlikte idam edildi. Kardeşi Babür Şahı Aurangzeb ise bu olaylar üzerine Arakan’a bir sefer tertipledi ve Çittagong’u ele geçirdi. Çittagong bundan sonra bir daha asla Arakan hakimiyetine girmedi.
Sanda Tudamma’nın ölümünden 1784 yılında Arakan’ın Burmalılar tarafından işgaline kadar 26 kral ülkeyi yönetti. Bu dönemde müslümanlar tahtı tekrar ele geçirdiler ve 1710 yılına kadar ülkeyi onlar tekrar yönettiler. 1784 yılında Ava isimli Burmayı yöneten krallığın lideri Bodavphaya Arakan’ı ele geçirdi. Bu olay Arakan’ın bağımsızlığının sonu oldu. Arakan 1784 yılından sonra bir daha bağımsız bir devlet olamadı.
Bodavphaya İdaresi ve İngiliz İşgalinde Arakan
Önceki bölümlerde Arakan’ın genel yapısını, İslamlaşma ve devletleşme sürecini işledik. Bu bölümde ise Bodavphaya idaresini ve İngiliz işgalini konu edineceğiz.
Bodavphaya, Burmayı yöneten krallığın lideridir. Bir önceki bölümde onun Arakan’ı işgal ettiğinden bahsetmiştik. Arakan üzerindeki hakimiyeti 40 sene sürdü ve onun dönemi inanılmaz baskılarla ve zulümle geçti. 20.000 Arakanlı aydın, asker, zanaatkar Burma merkezine zorunlu göçe tabi tutuldu. Arakan’ın demografik yapısını değiştirmek için Burma’dan bölgeye binlerce Budist Burman getirildi ve Rohingyaların nüfusu eritilmeye çalışıldı.
Bunun üzerine Arakanlılar arasında bir direniş peyda oldu. Çinbyan isimli bir Arakanlı liderliğinde toplanan Rohingyalar, Bodavphaya idaresine karşı isyan bayrağı açtılar. 1811 yılında Arakan bölgesi Çinbyan’ın eline geçti. Yenilen Burmalılar toparlanarak tekrar saldırdı ve Arakanlıları mağlup ettiler. Bu şekilde Çinbyan kuvvetlerinin Arakan hakimiyeti fazla sürmeden son buldu. 1824 yılında bölge İngilizler işgal edene kadar Bodavphaya idaresinde kaldı.
İngilizlerin bölgeye gelmesi ile Burma ve İngiltere arasında bir dizi savaşlar yaşandı ve bu savaşları İngilizler üstün silah ve teknoloji gücü ile kazandılar. İngilizler döneminde Arakan’da iç karışıklıklar durdu. Çünkü İngilizler karışıklık istemiyor, itaatkar ve sakin bir Arakan’da rahatça sömürge faaliyetlerine odaklanmak istiyorlardı. İngilizler döneminde Arakan’da bir dizi iyileşme gözlendi. Limanlar ve yollar yapıldı. Halkın refah seviyesi bir miktar arttı. Bangladeş’in Çittagong bölgesindeki Arakanlı mülteciler topraklarına döndüler. Fakat bu sömürge faaliyetlerine karşı bir dizi karşı harekette filizlenmeye başlamıştı. Fakat bunlar şiddetle bastırıldılar. Yıl 1942’ye geldiğinde müslüman Arakanlılar büyük bir katliamla karşılaştılar.
1941 yılında 2.dünya savaşı yaşanırken, Hitler cephesinde yer alan Japonlar G.doğu Asya’da İngilizlere karşı saldırılara başladılar. Burmalı bağımsızlık hareketlerinin de desteği ile Japonlar Arakan bölgesinde İngiliz askerlerine hava bombardımanları düzenlediler. Bunun üzerine İngilizler bölgeden bir süreliğine çekildi. Boşluktan faydalanan Burmalı isyancılar Arakanda binlerce müslümanı öldürdüler. 1942 yılında gerçekleşen bu olaylardan sonra Arakan’da artık derin bir bölünme oldu. Kardeş halk olarak bakılan Rakhinler, Burmalılarla beraber Rohingyaları katletmeye girişince, iki halk arasında derin bir uçurum oluştu ve bir daha asla kapanmadı.
Japonlarında bölgeye asker getirmesi ile Arakanlı müslümanlar tamamen İngilizleri desteklemeye başladılar. Çünkü Japonlar, Rakhin budistlerini destekliyor ve katliamlara göz yumuyorlardı. 1944’te bölgeyi geri almak için saldırıya geçen İngilizler ve Japonlar arasında kanlı çarpışmalar oldu. Japonlar 2 Eylül 1945 günü İngilizlere teslim oldular ve bölge tekrar İngiliz idaresine girdi. 27 Ocak 1947 yılında Londra’da Burma ile İngiltere arasında yapılan anlaşma gereğince, 4 ay içerisinde Burma bağımsızlığına kavuşacak ve İngilizler Burma idaresini tanıyacaktı. Beklenildiği gibi oldu ve Burma bağımsızlığını kazandı. Arakanlılara kalan ise yeni baskılar ve katliamlar oldu.
1947’den Günümüze Arakan
Burma’nın bağımsız olması ile birlikte Arakan’da durumlar değişmeye başladı. Baskı ve şiddet her zamankinden daha da fazlalaştı. Budist Rakhinler(Maghlar) durumdan memnundular. Rohingyaları daha fazla baskı altına alarak bölgeden göç ettirebileceklerini düşünüyor ve bunun hesaplarını yapıyorlardı. Rohingyalar ise gergin bir bekleyiş içerisindeydiler.
Burma’nın bağımsızlığının hemen akabinde başlayan baskılara karşı, Muhammed Cafer isminde bir Rohingya, bölge müslümanlarını örgütlemeye başladı.Aynı yıllarda -1949- Burma Toprak Gücü isminde bir sınır birliği oluşturuldu. Bu birlik budist Rakhinlerden oluşmaktaydı. Bunlar Arakanlı müslümanlara -Rohingyalar- karşı saldırılara başladılar. 50.000 kişi şimdi Bangladeş, o zaman ise Doğu Pakistan olarak anılan ülkeye kaçarak mülteci durumuna düştüler. Akabinde Muhammed Cafer ve adamları saldırılara başladılar. 1949’dan 1951’e kadar örgütünü yöneten Cafer, 1951’de suikast ile öldürüldü ve yerine Abbas isimli bir Rohingya geçti. 1954 yılına kadar süren çatışmalar sonucu isyancı Rohingyalar, Arakan’ın kuzey bölgelerini ele geçirdiler. Aynı yılın Kasım ayında, Burma hükümeti Muson Operasyonu adı ile büyük bir operasyon başlattı ve isyancı Rohingyaların lider kadrosu ile beraber büyük bir kısmı yok edildi. Ele geçirilen alanlar geri alındı ve isyan bastırılmış oldu.
1948 ile 1962 yılları arasında ufak bir yumuşama dönemi oldu. Rohingyalar yerel parlamentoda sandalyeler elde ettiler ve temsil heyetleri oluşturdular. Ancak 1962’de Burma’da gerçekleşen askeri darbe neticesinde müslümanların tüm siyasi faaliyetlerine son verildi. 1990’ların başına kadar bir dizi katliamdan geçen ve tüm siyasi hakları ellerinden alınan müslümanlar ufak tefek direniş hareketleri oluşturmaya çalıştılar. 11 Eylül olayları akabinde Burma hükümeti tarafından El-Kaide bağlantılı ilan edilen direnişçilere karşı sert tedbirler alındı.
2017 yılına gelindiğinde Arakanlılar’ın kötü yaşam şartları ve baskıya maruz kalma durumlarında herhangi bir değişiklik yok. İslam ülkeleri Arakanlıları kendi topraklarının dışında mülteci statüsünde destekleme derdindeler. Oysa ki Arakanlılar binlerce yıldır bulundukları topraklarda yaşamak istiyorlar. Müslüman ülkelerin göstermelik destekleri de cabası. Arakanlıları Bangladeş topraklarında mülteci durumunda desteklemek istiyorlar. Kimse Arakan bölgesi binlerce yıldır Rohingyaların toprağıdır dememekte. Göstermelik yardımlarla iş geçiştirilmekte. Arakan’a 10 milyon dolar yardım yapan Katar Devleti, ABD’deki kasırga sonrası ABD’ye 350 milyon dolar yardım yaparak Arakanlılara verdiği değeri gösterdi. Maalesef ülkemizde yaptığı açıklama ile, Arakanlıları Bangladeş alsın biz bakalım dedi. Kimse Arakanlılara ne istediklerini sormadı. Arakanlılar kendi topraklarında yaşamak istiyorlar. Bunu yüzlerce yıldır katliamlara uğramalarına rağmen her seferinde ülkelerine geri dönerek gösterdiler.
Bu bölüm ile Arakan yazı dizisi sona ermiştir. Yazım hataları ve ufak tefek bilgi eksiklikleri için özür dilerim. Sabrınız için teşekkürler.

Kuzey Irak'ta Referanduma Giden Tarihsel Süreç

Güncel olayların tarihsel arka planını yazmak gerçekten hoş, eğlendirici, bilgilendirici ve zor bir iş. 25 Eylül’de gerçekleşecek Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi bağımsızlık referandumunun tarihsel arka planını yazmak istedim. Kuzey Irak bu günlere nasıl geldi? Bölgede yaşayanların 20. ve 21.yüzyılda yaşadıkları olaylar nelerdir? Bu yazımda bölgenin binlerce yıllık tarihini yazmayacağım. O ayrı bir yazının konusu olacak. Bu yazı da 20. ve 21.yüzyılda Kuzey Irak’ı yazacağım. Uzun tutup sizi sıkmayacak, konunun özünü vererek bilgilenmenizi ve anlamınızı sağlamaya çalışacağım. Bu kısa girişten sonra hazırsanız başlayalım.
Kuzey Irak Bölgesel Kürt Yönetimi yaklaşık 40.000-45.000 km2’den oluşan bir toprak bütününü kapsar. Topraklarında kesin sınırlar olmadığından (tartışmalı bölgelerden dolayı) net bir yüz ölçümü vermek mümkün olmamaktadır. Başkenti Erbil (Kürtçe:Hewler) şehridir. Diğer büyük şehirleri, Süleymaniye, Zaho, Duhok kentleridir. Batı’da Suriye, Kuzey’de Türkiye, Doğu’da İran, Güney’de ise Irak ile sınır komşusudur. Nüfusu 5.5 milyon kadardır ve resmi diller Arapça ile Kürtçe’dir. Bölge tamamen dağlık bir alandır. Güney sınırlarında bir miktar çöl arazisi bulunur. Bölgenin 240.000 kişiden oluşan Peşmerge güçleri vardır. Ekonomiyi tarım ve petrol ticareti gelirleri oluşturmaktadır. Halkın büyük çoğunluğu Sünni’dir ve az miktarda Şii, Hristiyan ve Yezidi bulunmaktadır.

1924 Lozan Antlaşması ile bölge toprakları İngiltere idaresine bırakılmıştı. Bu dönemde İngilizlere karşı Kuzey Irak Kürtleri arasında bir silahlı direniş baş gösterdi. Günümüzün Peşmerge güçlerinin ilk kıvılcımları bu zamanlarda atılmıştı. Bu direnişin başını çeken kişi Şeyh Mahmut Berzenci idi. 1931 yılına kadar direnişini sürdürse de onu o yıl tutukladılar. İngiliz uçakları tarafından yüzlerce köy ve mezra bombalanmış, sivil veya Peşmerge fark etmeksizin çok sayıda insan ölmüştü. Berzenci’den sonra direnişi eline alan kişi Barzanilerden Şeyh Ahmed Barzani idi. 1932’de başlayan ayaklanma 1933’te Şeyh Ahmed Barzani’nin Türkiye tarafından yakalanıp İngiltere’ye teslim edilmesi sona erdi. Şeyh Ahmed’in kardeşi Mele Mustafa Barzani direnişi sürdürmek istese de ağabeyinin isteği üzerine Musul’a gelerek İngilizlere teslim oldu. 1943 yılında İran’a kaçan Mele Mustafa direnişi buradan örgütlemeye çalıştı ve daha sonra siyasi yoldan yürümeye karar verdi. 1946 yılında Irak Kürdistan Demokrat Partisi’ni kurdu.
II.Faysal döneminde Kürtlerin bağımsızlık veya özerklik konusunda herhangi bir kazanımları olmadı. Baasçılık ve Arap milliyetçiliğinin artması ile Kuzey Irak’ın Irak’a bağlı bir bölge olduğu vurgusu güçlendi. 1958 yılında yaşanan darbe ile Irak’ta krallık son buldu ve cumhuriyet ilan edildi ancak bunun Kuzey Irak Kürtlerine yine bir etkisi olmadı. Tanınmıyorlar ve Irak’ın kesin bir parçası olarak görülüyorlardı. 1968 yılında Baas Partisi bir darbe ile iktidarı ele geçirdi ve Ahmet Hasan el-Bekir cumhurbaşkanı oldu.
Kuzey Irak’ın resmi bir statü alması 1970 yılında oldu. Mustafa Barzani ile Saddam Hüseyin arasında yapılan anlaşmada bölgeye özerklik verildi. Bölge Erbil’den yönetilecekti. Irak’a bağlı özerk bölge olarak kalacaktı. 1980-88 arasında vuku bulan İran-Irak savaşında bölge, İran’ı desteklemiş, Saddam’a karşı çıkmış ve Irak’ın kontrolünden uzaklaşmıştı. Bunun üzerine Saddam’ın bölgeye kanlı saldırıları olmaya başladı. 1.Körfez Savaşı sırasında binlerce Kürt mülteci durumuna düştü ve Türkiye’ye sığındı. Bu olaylar üzerine ABD 36.paralelin kuzeyini Irak uçaklarına uçuşa yasak bölge ilan etti. 1991’deki bu karardan beri Kuzey Irak Kürt Bölgesi’nde Irak varlığı görülmemektedir.
Günümüzde Barzani ve Talabani grupları arasında ayrılıklar olsa da Kuzey Irak’ta tekil bir Kürt bölgesi varlığı görülmektedir. IŞİD ile savaş ve Irak’ın güçten düşmesi ile bağımsızlık sesleri yükselmeye başlamış ve Barzani 25 Eylül 2017 tarihinde bağımsızlık referandumu yapma kararı almıştır.
Ufak bir güncelleme : Resmi sonuçlara göre referandumda %92.73 Evet, %7.27 Hayır çıktı. Bu sonuca göre bölge siyaseti nasıl şekillenecek ilerleyen zamanlarda göreceğiz.

23 Haziran 2017

Bu Benim Mirasım

     Nerede doğduğumuzu, hangi ulustan olduğumuzu, cinsiyetimizi veya ebeveynlerimizi seçme şansımız olmuyor. Bunlar bizim özgür irademiz dışında seçilen ve bize dayatılan şeylerdendir. Seçenekleri çoğaltmak mümkün. Fakat olduğumuz kişiyi reddetmekte pek olası ve gerçekçi görünmüyor. Ben Anadolu topraklarında doğmuş bir Türk'üm, sende Türk, Kürt, Arap, Zaza veya Laz olabilirsin. Bir anlığına düşünmeni istiyorum sadece. Kültürüne ait halk oyunlarının, batıl inanışların, geleneklerin ve göreneklerin, örf ve adetlerin olmadığını bir düşün. Seni sen yapan kültüründür. Bunun olmadığını düşün. Ne kadar karamsar bir tablo ortaya çıkardı. Bir kaza sonucu geçmişini tamamen unutmuş, kim olduğundan haberi olmayan bir kazazededen farksız olurdun.

     Fen bilimlerinin kraliçesi Fizik ise, sosyal bilimlerin kraliçesi Tarih'tir. Bir bilim olarak Tarih, geçmişin aydınlatılmasıdır. Tarih, hafızasını kaybetmiş bir hastaya gerekli ilaçları zerk etmektir ki hasta geçmişini hatırlasın ve kim olduğunun farkında olsun. 


Anadolu Kültür Haritası


     Peki ya hangi Tarih ? Anadolu'da yaşayan bir birey olarak ve de Türk olarak, benim tarihi mirasım Türk Tarihine sıkışıp kalmış vaziyette midir ? Bunun cevabı net olarak hayırdır. Uluslar, özellikle Türkler gibi geniş alanlara yayılma politikası güden uluslar, gittikleri yerlerin tarihi mirasını da bünyelerine katarlar, zengin bir kültür ve tarihi miras oluştururlar. Bizler Anadolu sakinleri olarak, Hititleri, Frigleri, Lidyayı, Urartuyu, Likyayı, İyonyayı, Paplagonyayı, Kaşkaları, Hurrileri ve daha birçok halk ve devleti, Anadolunun tarihi mirası olarak görmezsek, dar bir Tarih bilinci içerisinde sıkışıp kalırız. Çünkü Anadolu bizim yaşadığımız toprak parçası, geçici olarak yerleşip sonra terkedeceğimiz bir yer değil. Bu sebeple Anadoluya kalıcı olarak yerleşmişsek, bu toprakların zengin mirasını da kendi tarihimiz adına sahiplenmeliyiz. Çünkü insan sadece kavmiyle değil, kültürü ve de toprağı ile insandır. Bu toprağı kazdığında altından bir Hitit kabartması çıkıyorsa, o eser artık senin tarihi ve kültürel mirasının bir parçası olmuştur. Hititler Türk değil ki beni ilgilendirmez diyemezsin. Çünkü Anadolu senin yurdundur ve yurt sahibi olmak, insanı insan yapan yegane özelliklerdendir.


Törensel içki kabı. Hitit Devleti.


     Biraz daha ileri boyutta bakmamız gerekirse, insanlık mirasına karşıda hassas olmak gerekmektedir. Herşeyden önce insan isek, insanlığa mal olmuş tarihi her türlü ürünü sahiplenmeliyiz, benimsemeliyiz. Mısır Piramitleri, Çin Seddi veya Ayasofya farketmez, bazen her türlü farklılığı bir kenara bırakıp insan olmanın bize yeteceğini öğrenmeliyiz. Bu benim mirasım, senin mirasın. Çok birşey yapmana lüzum yok. Al eşini, çocuğunu, arkadaşını, bir müzeye götür. Tarihi bir mekan gezdir, ona güzel bir kitap hediye et. Bilinçlen, bilinçlendir. Çünkü bu sana kalmış çok değerli bir miras. Bu senin mirasın, bu benim mirasım.

Bir vatanın sahibi olmanın yolu, o topraklarda yaşanmış tarihi olayları bilmek, doğmuş uygarlıkları tanıma ve sahip olmaktan geçer. / M.Kemal Atatürk


Mısır Piramitleri

19 Şubat 2017

Beni İzlediğini Biliyorum

       Klasik fizikte her şey mantıklı görünür. Bir makara sayesinde büyük bir yükü nasıl daha rahat taşıyabildiğimiz, gezegenlerin hareketleri, bir motorun çalışması, uçakların uçması vesaire. Tüm bu hareketler ve fizik, atom boyutuna kadar inebilir. Hatta atomun çalışma prensibini de açıklayabilir. Atomlar nasıl bir araya gelir, nasıl molekülleri oluşturur gibi. Fakat atom altı dünyaya yani kuantum denilen evrene geçiş yaptığımızda pek mantıklı görünmeyen şeylerle karşılaşırız. Aynı anda farklı yerlerde görünen atom altı parçacıklar, biri evrenin bir ucunda diğeri öbür ucunda dahi olsa birbirlerine anlaşılmaz bir bağ ile bağlı olan parçacıklar ve daha birçok durum örnek verilebilir. Çok fazla kafa karışıklığı yaratmak istemem. Bu yazımda yine mantıksız görünen bir olgudan bahsedeceğim. İzlendiğinin farkında olan parçacıklar. Akıllı birer canlıymışçasına onları izlediğimizi biliyorlar ve ona göre tepkilerini, durumlarını değiştiriyorlar. Bir nevi beni izlediğini biliyorum diyorlar.


       Bu fenomen ilk olarak Young Deneyi olarakta bilinen Çift Yarık Deneyinde gözlemlendi. Çok basit olarak anlatmak istiyorum. Bir duvarımız var. Duvarın biraz önüne üzerinde tek bir yarık olan demir bir levha koyuyoruz. Bu levhaya elektron tabancası ile elektronları fırlatmaya başlıyoruz. Doğal olarak arkadaki duvarda yarığın tam hizasında düz bir çizgi oluşuyor. Bu şu anlama geliyor. Gayet doğal olarak elektronlar parçacık özelliği gösterdi ve yarıktan geçen elektronlar arkadaki duvarda yarığın boyutunda düz bir çizgi oluşturdu. Buraya kadar her şey normal. Deney tekrarlanıyor fakat bu sefer demir levhadaki yarık sayısı ikiye çıkartılıyor. Çift yarığa elektron tabancasından gönderilen elektronlarda ilginç bir şey oluyor. Duvarda bu sefer iki adet iz görülmesi gerekirken bir çok iz çıkıyor. Yarık sayısı ikiye çıkınca elektronlar parçacık gibi değil, dalga gibi hareket etmeye başlıyor. Niçin iki yarık olunca parça değil de dalga özelliği gösteriyorlar. Bilim insanları bunun sebebini anlamak için ve elektronları gözlemek için, çift yarıklı levhanın yanına bir gözlem cihazı koyuyorlar. Fakat o da ne ? Gözlem yapılırken atılan elektronlar duvarda iki adet çizgi oluşturdu. Yani biz elektronları gözlemezken dalga özelliği, biz onları gözlerken parçacık özelliği gösteriyorlardı.



       Sorular, sorular ve sorular bu noktada ortaya çıktı. Deney çok kez tekrar edildi fakat sonuç aynıydı. Elektronlar baktığımızda parçacık, bakmadığımızda dalga özelliği göstermeye devam ediyordu. Madde neydi o halde ? Dalga mı yoksa parçacık mı ? Elektronlar bilinçli varlıklar mıdır ki gözlendiklerini biliyor ve özelliklerini değiştiriyorlar ? Ve hatta acaba evren, gördüğümüz her şey, biz baktığımız için mi orada ? Dalında kıpkırmızı sulu bir şeftali, biz bakarken şeftali, bakmazken sadece bir dalga/frekans şeklinde mi varlığını sürdürüyor ? Aslında çift yarık deneyi idealist felsefenin, new ageci sapkın akımların çokça tacizine uğramış bir deney. Ben, şunu söylemek istiyorum. Kuantum dünyasına indiğimizde her şey çok değişik ve karmaşık. Peşin hükümler vermeden önce şunu söylememiz gerekiyor. Bilim, -bilmiyoruz- kelimesini gururla söyleyebilir. Bilim utanmaz, sıkılmaz ve henüz bilmediğini rahatça ifade eder. Fizikçiler, parçacık/kuantum fizikçileri bu soruların cevaplarını arıyor. Bize de şimdilik hayret etmek ve bilimin güzelliği karşısında saygıyla eğilmek kalıyor.

Şu iki kısacık videoyu da izlerseniz konuyu tamamen kavrayacaksınız. İzlemenizi şiddetle öneririm.







13 Şubat 2017

Evrenin Küçüklüğü

       Bir önceki yazımda evrenin büyüklüğünden kısaca bahsetmiştim. Daha geniş bir yazı yazılabilirdi belki ama yazıma çok fazla bilimsel terim eklemek istemedim. Okuyan insanlar ne denmek istendiğini derhal anlasın ve verilen bilgiyi özümsesin. Benim yazılarımdaki amacım budur. Bu yazımda ise evrendeki küçüklüklerden bahsetmek istiyorum. Makro düzeyde evren ne kadar göz kamaştırıcı, ilgi çekici ve merak uyandırıcı ise, evren içerisindeki küçüklüklerde o kadar göz kamaştırıcı, ilgi çekici ve merak uyandırıcıdır.

       Maddenin tarihte tartışılması her daim süregeldi. Antik Yunan felsefecileri maddeyi birçok şekilde tanımladılar. Bunlardan en ünlü ve geçerlisi, Aristoteles'in maddeye bakışı idi. Aristoteles maddeyi dört ana hal üzerine tanımladı. Bunlar ateş, su, toprak ve havaydı. Bu görüş ve inanış, 1803 yılında John Dalton tarafından atom fikri ortaya atılana dek süregeldi. Ona göre madde gözle görünmeyen, bölünemez küçük parçaların bir araya gelmesi ile oluşmaktaydı. Buradaki bölünemez ifadesi önemlidir. Çünkü yıllar sonra bu görüşün yanlış olduğu kanıtlandı. Maddenin atomdan çok daha küçük elemanları vardı. İsimler ve tarihler üzerinde sizi boğmak istemiyorum. Bunlar kolaylıkla unutulur. Bilginin önemli kısımlarını ve özetini vererek sizi meraklandırmak istiyorum.



       Daha sonraki araştırmalarda atomların proton, nötron ve elektron isimli üç parçacıktan oluştuğu anlaşıldı. Proton artı elektrik yüklü parçacık idi, elektron eksi elektrik yüklü parçacık idi ve nötron elektrik yükü olmayan nötr parçacık idi. Proton ve nötronlar atomun çekirdeğinde bir arada bulunuyor, elektronlar ise bu çekirdeğin çevresinde - görünüp kaybolma ve tekrar görünüp kaybolma - hareket ediyorlardı. Bu noktada bir dipnot açmalıyım. Elektronlar yaygın bilinen inanışın aksine çekirdeğin çevresinde yörüngesel hareket etmezler. Görünüp kaybolma ve sonra tekrar görünüp kaybolma şeklinde hareket ederler. Oradan oraya ışınlanırlar da diyebiliriz. Şimdi gelelim atom denen varlığın küçüklüğünü anlamaya. Sadece bir küp şeker örneği ile açıklayayım. Bir tane küp şekerde bulunan atomları, her birini bir kum tanesi büyüklüğünde büyütseydik, tüm dünya kumlar ile kaplanırdı. Ayrıca bu kumlar elli santim de yüksekliğe ulaşırdı.

       Devam edelim. Küçüklük bununla bitmiyor elbette. Atomun keşfinden sonraki araştırmalar ile atom altı parçacıklar denen bir aleme ulaşılmış olundu. En küçük madde birimi sanılan atomun daha küçük parçaların bir araya gelmesiyle oluştuğu anlaşıldı. Bilim buldu ki, atomu oluşturan proton ve nötronlar, aslında daha küçük birimler olan kuarklardan oluşuyordu. Elektron ise şimdilik tek bir yapıdan oluşuyor gibi görünmekte. İleride elektronu da oluşturan daha küçük parçacıkların keşfedilmesi bizi şaşırtmamalı. Özetle kuarklar bir araya geliyor ve atom çekirdeğini oluşturan proton ve nötronları oluşturuyor. Kuarklar görece proton ve nötrondan çok fazla küçük değiller. Birkaç kuark bir araya gelerek proton ve nötronu oluşturur. Fakat burada da bitmiyor. String teori olarak bilinen sicim kuramı ise tüm bu küçüklükler içerisinde, ileri sürdüğü küçüklük kavramı ile adeta insanı şoka uğratıyor. Herşeyin temelinde titreşen sicimlerin, frekansların olduğunu söyler sicim kuramı. Sicim ne kadar küçüktür peki. Bir atom dünya kadar büyütülebilseydi, bir sicim ancak bir ağaç boyutunda olabilirdi. Kuarklar bile ağaç boyutundaki bir sicimin yanında ay kadar büyük olurdu. Küp şeker örneğindeki atomun küçüklüğü ile, atoma göre sicimin küçüklüğünü karşılaştırıp şaşırmak size kalmış. Şuan için bilimin ulaşabildiği en küçük parça sicimdir.



       Son olarak bir küçüklükten daha bahsetmek gerekir ki, bu maddi veya enerji bazında bir parçanın küçüklüğünü değil, fizikteki olası bir küçüklüğü anlatır. Fizik yasalarına göre bu küçüklükten daha küçük bir uzunluk olamaz. Bu Planck Uzunluğudur. Planck uzunluğunun fiziksel anlamı araştırma konusudur. Çünkü Planck uzunluğu mevcut uzunluklar ile kıyaslanırsa en küçük olanıdır. Bu uzunluğu doğrudan ölçebilecek hiçbir araç yoktur. Bu yüzden Planck uzunluğu araştırmaları çok teoriktir. Planck uzunluğu fizik yasalarının geçerli olduğu en küçük uzunluk birimidir. Daha küçük bir uzunluk sadece felsefi olarak düşüncelerimizde mümkündür. Bir insan peki planck uzunluğunu ikiye bölelim elimize yine bir uzunluk geçer ve bu uzunluk bir planck uzunluğunun yarısıdır diyebilir. Fakat bu düşünce sadece hayal gücümüzde mümkündür. Planck uzunluğu altında fizik yasaları işlemez. Planck uzunluğundan daha kısa bir uzunluk ölçüsü mümkün değildir. Plancktan küçük her uzunluk fiziki evrende değil, insan aklında var olabilir. Planck o kadar küçüktür ki biraz matematiği işin içine sokmadan anlatmak mümkün olmamakta. Şöyle ki bir planck uzunluk birimi 10 üzeri eksi 35 metredir. Bu da şu demektir. 10 üzeri eksi 35 metre, bir protonun çapının 100,000,000,000,000,000,000'de birine tekabul eder.




11 Şubat 2017

Evrenin Büyüklüğü

       Evren/Kainat ne kadar büyük ? Bu sorunun cevabını verebilmek pekte kolay değil. Çünkü evrenin gerçek büyüklüğü hakkındaki bilgimiz kısıtlı. Görülebilen evren denilen bir kavram vardır. Bunun açılımı şudur; Teleskoplarla tespit edebildiğimiz ve tespit edemediğimiz/göremediğimiz büyük bir kısmını da hesaplamalar yaparak ortaya çıkardığımız evren. Aslında görebildiğimiz/hesaplayabildiğimiz evrenin ötesinde sınırlarını bilmediğimiz çok daha büyük bir alan bizi bekliyor.
Evrenin büyüklüğünü hesaplamak için kullanılan yöntemlerden biri ışık hızı ve ışık yılı kavramlarıdır. O kadar büyük mesafeleri bildiğimiz metre veya kilometre cinsinden hesaplamak imkansızdır. Bunun için bilim çevreleri ışık hızı ve yılını hesap olarak kullanırlar. Başka baz alınan yöntemlerde olmakla beraber, anlatımı kolay olacağı için ışık hızını kullanacağım.


Işık “saniyede” hemen hemen 300.000 kilometre hızla hareket eder. Saatte, dakikada değil, “saniyede”.Bu boşluktaki hızıdır. Bazı ortamlarda daha yavaş hareket edebilir ancak bu hızlar önemsiz farklardadır. Işık yılı kavramı ise ışığın 1 yılda kat ettiği yoldur. Yani “saniyede” 300.000 km hızla “ 1 yıl boyunca hareket eden ışık, 1 ışık yılını doldurmuş olur.
Şimdi gelelim “görülebilen evren”in büyüklüğüne. Güneş bir yıldızdır. Yıldızlar bir araya gelerek galaksileri oluşturur. Galaksiler yıldız topluluklarıdır. Ancak üç beş adet yıldızın bir araya gelmesi ile değil. İçinde bulunduğumuz galaksi olan Samanyolu Galaksisi türevlerine göre ufak ve genç bir galaksi olup içerisinde 200 ile 300 “milyar” adet yıldız barındırır. Samanyolu galaksisi gibi kimisi daha ufak kimisi daha büyük olmak üzere evrende bilinen tahmini 100–150 “milyar” adet galaksi vardır. Bu da ortalama 125 milyar galaksi x 250 milyar yıldız demektir. Daha sonra bu galaksilerin bir araya geldiği topluluklara da galaksi kümesi adı verilir. Tabi bu toplulukları dip dibe düşünmeyin. Aralarında devasa boşluklar var.Şimdi açıklayacağım şekilde anlayacaksınız.



       İçinde bulunduğumuz Samanyolu Galaksisinin büyüklüğünü şu şekilde anlatabiliriz.Işık hızında 100.000 yıl boyunca giderseniz Samanyolu Galaksisini bir uçtan diğer uca katedebilirsiniz. Ve buradan çıkıp bir sonraki en yakın galaksi olan Andromeda Galaksisine gitmek isterseniz 2 milyon 200 bin yıl boyunca ışık hızında gitmelisiniz. Daha ötesini hesaplamak mümkün ama gereksiz. Umarım bu kısa makale de evrenin büyüklüğü hakkında biraz olsun fikir verebilmişimdir.